5 Nisan 2018 Perşembe

Yekta Kopan "oğlak sohbetleri"nde :)

Adının yanına yazar, seslendirme sanatçısı, program sunucusu ve buna ilave bir sürü şey daha gelen Yekta Kopan'a iştahınızı besleyen şey nedir dediğimde: "okumak" yanıtını alıyorum. Buna ilaveten "Okuyan insanın öğrenme iştahı kapanmıyor çünkü" diyor. Genelde soru soran tarafta olan Yekta Kopan bu kez oğlakların sorularına yanıt verdi. Bu keyifli sohbete dahil olmak istiyorsanız bekliyoruz :)


Saadet: Yekta bey, hoş geldiniz “oğlak sohbetleri”ne. Siz genelde soru soran tarafında yer alıyorsunuz ama bu defa sorular bizden gelsin ve siz yanıtlayın J Biraz kendinizden bahseder misiniz?
Yekta: İnsanın durup dururken kendinden söz etmesi hem zor, hem de tuhaf. Ne diyebilirim ki?

Saadet: Yekta bey, çok fazla şeyle uğraşıyorsunuz. Yazar, seslendirme sanatçısı, program sunucusu ve buna ilave bir sürü şey geliyor adınızın yanına. Nedir sizi böyle çok yönlü yapan şey? Hayattan neyi almak ve neyi bırakmak istiyorsunuz? Farklı alanlara karşı bu iştahınızı besleyen şeyi merak ediyorum.
Yekta: Öyle almak, vermek, bırakmak gibi dertlerim yok. Sadece anlamaya çalışıyorum. Hayatı, günü, kendimi... Ne varsa işte... Her şeyi, hepsini anlamaya çalışıyorum. Bu konuda en değerli rehberlerim de kitaplar oldu hep. Onlarla anlamaya çalışıyor, anlayabildiğim kadarını da yazarak anlatmaya çalışıyorum. Sizin deyiminizle iştahımı besleyen “okumak” anlayacağınız. Aslında bu bana has bir durum değil, bu soruyu hangi iyi okura sorsanız benzer bir cevap alırsınız sanırım. Okuyan insanın öğrenme iştahı kapanmıyor çünkü.

Saadet: Sizi Günışığı Kitaplığı’ndaki söyleşinizde ilk defa canlı olarak dinlemiştim. Orada mizahı kullanmanız ve ortamı yumuşatmanız dinlemeyi daha da keyifli hale getiriyordu. Hayatı nasıl yaşıyorsunuz? Mizah bunun neresinde?
Yekta: O dinlediğiniz gün nasıl yaşadıysam, öyle yaşıyorum. Olduğum yere, bulunduğum duruma göre büyük farklılıklar göstermeyi bilemem zaten. Bildiğim bir tane “yaşamak” eylemi var. Onun dinamikleri içinde biraz o tarafa, biraz bu tarafa savruluyorum. Mizah mı deriz, ironik bir bakış açısı mı bilemem ama işte o da bunun içinde.

Saadet: O günkü söyleşide klasik söylemleri de tersine çevirip “insanlar okumuyor” denildiğinde verdiğiniz tepkiyi güzel buldum. Yeni teknolojilerin okumayı yok etmediğine ve sadece biçimsel bir değişim olduğunu düşünüyorsunuz. Biraz açar mısınız bu konuyu? Nedir yeni neslin okuma pratikleri?
Yekta: Bunu çok kez söyledim. Hani az önce, okuyan insanın iştahı kapanmaz dedim ya, oradan devam edeyim. Okumayı tutkuyla seven, hayatı okuyarak anlayan bir insan, okuma eylemini gerçekleştireceği ortamı sorgulamaz. Onun temel meselesi içeriktir. Basılı bir kitaptan, bilgisayar ekranından, tabletten ya da başka bir yerden okumakla ilgili sorun, onun çerçevesinin dışındadır. En azından ben böyle olduğunu hayal ediyorum. Bu ortamların, okuma eylemiyle sıkıntılı bir ilişkisi olduğunu söyleyenler daha çok, kendi okuma eylemi sıkıntılı olanlar belki de. Papirüslerden matbaa baskılarına geçiş nasıl teknolojik bir gelişimse, tabletlerden kitap okumaya geçiş de öyle bir gelişimdir sadece. Okumak isteyen insan, buradan okuyabiliyorum, oradan okuyamıyorum bahanelerine sığınmaz. Ben, bulduğum her yerden okuyorum. Elbette, bazı okuma pratikleri, bazılarından daha iyi gelir insana. Bu herkese göre değişebilir. Ama birini övmek, birini dövmek sadece kaçmaya çalışmak oluyor. Yeni neslin okuma pratikleri konusunda istatistik veriler yok elimde, sadece tahminlerim olabilir. Eğer sorunuzun çerçevesi, teknoloji-okuma eylemi ilişkisine yeni neslin bakışı ise, bu konuda tutucu olmadıklarını düşünüyorum.

Saadet: Programlarınızı izlediğim kadarıyla bir “iş” yapıyor gibi değilsiniz. Yani bir diğer ifade ile yaptığınız işten keyif alıyor, söyleşi yaptığınız, konuştuğunuz kişilerle merakınızı gideriyorsunuz. Bu anlamda şanslı bir azınlık içindesiniz. Sanki yaşama şekliniz üzerinden yaşamınızı idame ettiriyor gibisiniz ve bu anlamda “iş” değil sizinki. Siz nasıl görüyorsunuz program sunuculuğunu?
Yekta: Verebileceğim cevabın büyük bir bölümünü sorunuzun içinde verdiniz zaten. Buna sadece şunu ekleyebilirim. Elbette bir iş gibi yapmıyorum ama bir iş olduğu bilincinden de bir an uzaklaşmıyorum. Sonuçta program sunarken, ekran önünde olan siz olabilirsiniz, ama bu bir iştir ve arkasında emek veren onlarca insan vardır. Her birinin emeğini, ekrana taşıyan bir aracı olduğumu hiç unutmam ve herkesin emeğine saygı duyarak yaparım işimi.

Saadet: Seslendirme sanatçılığı hep ilgimi çekmiştir. Bir karaktere ses vermek, sanki somut bir şeye ruhunu vermek gibi bir şey. Görme engelli bir arkadaşım insanları seslerinin tonlarına göre tanıdığını, yani kişilikleri hakkında fikir edindiğini söylemişti. Yani bizim ilk izlenim dediğimiz görmeden önce geliyordu onun için ses. Dolayısıyla çok önemli bir şey aslında seslendirme. Siz de pek çok karaktere ses verdiniz. Benim için de ses önemlidir. Rahatsız edici tonlamalarda karakteri sevsem de dinlemekte zorlanabilirim. Görüntü ile oluşan algıyı iyi veya kötü şekilde dönüştürebilirsiniz sesinizle. Siz nasıl yapıyorsunuz bu işi? Biraz hazırlık aşamalarından bahseder misiniz?
Yekta: Sanırım yarım saat kadar bu konuda konuşmam gerekiyor. Seslendirmenin dünü ve bugünü arasındaki fark, öncesi, sonrası... Ama sorunuzun alanı sadece hazırlık aşaması ise, cevabım da daha kısa olabilir. Eskiden bu aşama toplu okumaları, provaları da içeren bir aşamaydı. Günümüzde çok daha hızlı, öyle olmak zorunda. Kulaklığı takıyor ve konuşmaya başlıyorsunuz. Görünürde hiçbir ön hazırlık yok gibi... Ama bana birileri, bu işi sevdiğini hatta yapmak istediğini söylediğinde bir tek önerim oluyor: Kitap okuyun. Bir karakteri oluşturmaktan söz ettiniz. Sesinizle bir karakter çizmek... Bunun için önerebileceğim tek reçete, iyi bir okur olmak.

Saadet: Aslında işletme mezunusunuz ama sanki iletişim fakültesinden çıkmış gibisiniz :) Kendi ilgi alanınıza rotayı çevirmeniz nasıl oldu? Ne zaman severek yaptığınız işlerin içinde buldunuz kendinizi?
Yekta: İlkokul yıllarımda, hatta daha öncesinde seslendirme yapmaya başladım. Yazmaya ve yayınlatmaya da aynı yıllarda başladım. Kamera önüne ilk geçtiğimde de ilkokul sıralarındaydım. Zaman aralığı belli yani...

Saadet: Teknolojik gelişmeler ve beraberinde getirdiği yeniliklere “black mirror” gibi karamsar bakanlardan değilsiniz? Sizce nasıl bir dönüşüm sağlıyor bizlere ve siz bu alanda “iyi” olarak neleri görüyorsunuz?
Yekta: Bunun sağlıklı değerlendirmesini yapabilmek için “zaman” kavramına güvenmemiz gerekiyor. Bugün için olumlu gelişmeler görüyoruz. Ama olumsuzluklar da görüyoruz. Nitelikli bir değerlendirme için zamanın içindeki hareketini tartabilmemiz lazım. Çoğulculuk ve eşitlik konusundaki bazı gelişmeler, yanında anonimlikten kaynaklanan olumsuzlukları da getiriyor. Yani şimdilik her şey iç içe. Bunların katkılarını değerlendirebilmek için ayrıştırmak gerekiyor. Onun için de zaman gerekiyor.

Saadet: Çok sayıda kitabınız var. Bunların içinde çocuklar için yazdıklarınız da var. Çizgi film karakterlerini seslendirmek gibi, çocuk edebiyatı da ilginizi çekmiş. Nedir size çocuk dünyasında “iyi” gelen şey? Nasıl karar verdiniz çocuklar için yazmaya? Sizce onların dünyasında olup da büyüklerin erişemediği şey nedir?
Yekta: Sorularınızı cevaplamaya sondan başlayayım. Çocukların dünyasında özgürlük kavramı çok daha geniş bir tanım alanı buluyor. Aynı şekilde saf bir değerlendirme ve soyutlama becerileri de daha yüksek diye düşünüyorum. Sizin deyiminizle “iyi gelen” şeyler de buralardan kaynaklanıyor. Çocuk edebiyatının iyi örneklerini okuyarak büyümüş bir nesilden geldiğimi düşünüyorum. O yaşlarda öykündüğüm, kendimi bulmamı sağlayan kitaplar vardı. Eminim zihnimin bir köşesinde o kitapların varlığı da vardır beni çocuklar için yazmaya ve üretmeye davet edenler arasında.

Saadet: Yakınlarda “Bir de Baktım Yoksun” kitabınız İtalyanca basıldı. Çok mutlu olduğunuzu söylediniz instagramda. Nedir sizi en çok mutlu eden yanı? Yani çok okunması mı, yoksa farklı kültürlere seslenmesi mi veya tüm insanlık için evrensel olanı yakaladığınızı düşünmek mi?
Yekta: Söylediklerinizi hepsi birbirini besleyen ve yazarın kendisini iyi hissetmesini sağlayan noktalar. Bunları ayırıp, tek bir neden bulmaya çalışmam mutluluğumu tarif etmek için. Ama tek cevap istiyorsanız, şunu söyleyebilirim: Kendi dilimde kurduğum dünyaların, başka dillerde karşılığını bulması.

Saadet: Sosyal medyayı sıkça kullanıyorsunuz. Sürekli değişen ve dönüşen yapının içinde olmak sizi yoruyor mu? Yoksa erişilebilirliğin artması sizi rahatlatıyor mu? Neler söylemek istersiniz bu konuda?
Yekta: Sosyal medya saatlerce konuşmamız gereken bir konu. Belki başka bir sohbet yaparız bunun için. Çünkü sorularınız bile olumlu-olumsuz dengesinde gidip geliyor. Yani benim kullanmamı bir kenara bırakın, siz sorarken bile o karmaşayı hissediyorsunuz. Ama şunu söyleyeyim; benim için bir yorgunluk da değil, erişilebilirlik mutluluğu da.

Saadet: Doğa İçin Çal 9’a dahil oldunuz. Nasıl bir duygu bir türküyü birçok kişiyle söylemek? Çok sayıda sanatçıyı programlarınıza aldınız ve bu sefer siz söyleyen tarafındasınız. Müzik sizin için nedir? Doğa İçin Çal projesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Doğa kendi orkestrasına mı ekliyor acaba insanları?
Yekta: Çok beğendiğim, anlamlı bulduğum bir proje. Fırat Çavaş harika bir iş yapıyor. Aslında uzun zamandır içinde olmak istiyordum. Benim oradaki varlığım sadece bir destek, birlikte olmak arzusu. Yoksa “türkü söyleyen” biri olarak anmam kendimi, haddimi aşmak olur. Müziğin, ne kadar güçlü bir alan olduğunu bize bir kere daha hatırlatan bir işte dostlarla buluşmak diyelim benim yaptığıma.

Saadet: Tıpkı oğlaklar gibi sürekli zıplayan ve yerinde duramayan zamane çocuklarına ne söylemek istersiniz?
Yekta: Zıplamaya devam etsinler. Benim gibi birilerinin ahkam kesmesine, “şunu yap-bunu yapma” demesine aldırmadan zıplasınlar. Birileri onlara böyle şeyler söylediğinde de, “Bunları bana değil, anne-babama söyleyin,” deyip bildiklerini yapmaya devam etsinler.

Saadet: Bu soruyu sohbete katılan çoğu kişiye soruyorum ama size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsa ve bunu çocuklar için kullanma şansınız olsa, ne yapardınız?
Yekta: Sihirli değneği çocuklara verirdim sadece. Onlar nasıl kullanılacağını benden iyi bilir.

Saadet: Çok teşekkür ederim “oğlak sohbetleri”ne katıldığınız için.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder