2 Ocak 2018 Salı

Havaya Bak

Havaya Bak kitabı birbirinden farklı 10 tane öyküden oluşuyor. Hacer Kılcıoğlu'nun kaleminden çıkan öykülere Huban Korman'ın çizimleri eşlik ediyor. Günışığı Kitaplığı tarafından basımı yapılan kitabı okurken ara ara kahkaha attım. Mizah oldukça güzel bir şekilde kullanılıyor öykülerde. Ayrıca hemen hepimizin okurken aklından geçeceği bazı söylemler karşımızda durunca biraz da arkadaş gibi hissediyorsunuz yazarı. 

Havaya Bak belki de başka niyetlerle seçilmiş bir başlıktır ama bana çocukları ortak gökyüzü altında toplama isteğinden yola çıkıyor hissi verdi. Edebiyatın eliyle yaratılan bu ortak olma hali en çok da çocuk dünyasında anlam buluyor zaten. Farklı kültür ve deneyimler oldukça güzel ve sade bir dille aktarılıyor. Fırtınadan korkan çocuk da, yıldızları seven ve izleyen çocuk da aynı gibi sanki. Beyrut'a giden Türk aile ile esnaf olan ailenin çocukları Ezgi ve Vahap'ın diyalogları da oldukça güzeldi. Vahap'ın babasının "Bizde çocukluk yok hanımefendi, çünkü mutlu anı yok, o kahrolası savaş yüzünden," cümleleri ve sonrasında kendi çocukluğundan anlattıkları hüzünlendiriyor elbette. Ancak yine Vahap ve Ezgi'nin tüm konuşulanların ortasında kendi dünyalarını yansıtan ruh halleri bizleri okur olarak alıp çekiyor o hüznün içinden. Keşke ile başlayan çokça cümle geçiyor içimden, en çok da "çocuk" olma hakları ellerinden alınanlar için. Yazar, duyarlılığını hemen her hikayede gösteriyor aslında ve bana fazla söz kalmıyor zaten. 

Hikaye isimlerinin hepsi gökyüzünün farklı hallerine ait aslında. O farklı hallerin insan hayatına dahil olduğu sıcacık 10 hikayede; ailesinden ayrı kalan çocuğun yaşadığı hüzün kadar, başka bir şehir ve ülkeyi keşfe giden çocuğun da heyecanı var. Kısacası aşk, hüzün, heyecan, neşe, sevinç, umut var aslında her öyküde. Gökkuşağı öyküsündeki Rüya'nın elinde lokma tatlısı ile otobüse bindiği hali ile kısa süre önce benim İstanbul'da elimde çikolatalı süt ve simitle otobüsün en ön kısmında ayakta kaldığım hali birbirine benzettim. O gün çok gülmüştüm ve bu öyküyü okuyunca Rüya'yı çok iyi anladığımı düşündüm. Ben gayet sakin ve rahat bir şekilde otobüs beklerken bir anda kalabalıkla dolan otobüste yer bulamamıştım kendime. Şoför de şehrin ve kalabalık yolculuğun yabancısı olduğumu fark ettiği için durup kornoya bastı ve beni ön tarafa çağırdı. Tıklım tepiş binebildiğim otobüste elimde simit ve çikolata süt ile gayet anlamsız kalmıştım. Ben söylemeden şoför "Galiba bu şehirde yaşamıyorsunuz?" dedi. Sanırım sabah sabah İstanbul trafiğinde benden başkası da böylesine rahat bir yolculuk (!) yapacağını hayal edememiştir. Güldüm halime ama bir yandan da yedim simitimi. Rüya da öyle. Son anda farkettiği lokma tatlısını almadan geçemiyor ama otobüs gelince de elindekilerle binmek zorunda kalıyor. Aramızda kocaman bir fark var; Rüya İzmir'de, ben ise İstanbul'daydım. İzmir'i bilen ve dört yıl orada yaşamış birisi olarak şehrin güzelliklerini okumak ayrıca mutlu etti. Dolayısıyla yazarın anlattıklarını hiç ama hiç yadırgamadım. Sokağında lokma dağıtılan, insanlarının güler yüzlü olduğu bu şehir sahiden de övgüyü hak ediyor. Rüya da aniden durup kendine lokma almaya giden şoför ve yolcuların arasında oldukça güzel bir anı bırakıyor biz okurlara. Elbette bununla sınırlı değil öykü. Ama tüm detayları vermemek için ben burada bırakmak istiyorum. 

Bir başka hikayeye de çok güldüm. Almanya'dan Türkiye'ye gelen Derin'i ağırlayan kuzeni Fırat ve onlara eşlik eden dedeleri. O kadar tanıdık sahneler ki, sanki aynı çocukluğu geçirmişiz de Hacer Kılcıoğlu kaleme alma konusunda güzellik yapmış. Söylemler ve tepkiler o kadar yakın ki, belki de bu yüzden çokça şey bulmam kendimden. Her hikaye bu topraklardan ve insanından beslenmiş. Her şehrin ve kültürün özüne girmiş sanki yazar. Kapadokya turuna katılan ve bir balonun içinde olan bir sürü insanı anlatırken de, Kamboçya'daki bir tura katılanları anlatırken de yerel motifler öylesine güzel işlenmiş ki, sanki biz de yazarla geziyoruz her bir öyküde. 

Açıkça söylemek gerekirse, ben bu kitabı okurken çok keyif aldım ve her hikayedeki kişileri yakınen tanıyormuşum hissine kapıldım. Gülerken bir yandan da oldukça nazik dokunuşlarla ötekilik kavramını sorgulatıyor yazar. Örneğin Kapadokya turunda Güney Koreli bir kıza gözlerinin çok çekik olduğunu söyleyen Funda şu cevapla karşılaşıyor: "Benim gözlerim çekik değil ki, senin gözlerin yuvarlak." Elbette doğru bir söylem. Bizi bir anda karşımızdakinin ötekisi yapıyor işte. Diğer öykülerde de benzer söylemler yer alıyor. Güzel olan ise çocukların ağzından ve dünyasından sesleniyor olması. Her an her şeyi söyleyebilen, aniden etraflarındaki hüznü dağıtabilen ve aniden şok etkisi yaratan ve bazen tek cümleyle bunu başarabilen çocuklar. Çoğu büyük insanın aksine, çocukların hizasında duran ve oradan seslenen yazarın nice öyküleri olsun ve keyifle okumaya devam edelim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder