30 Ocak 2018 Salı

Çok cici bir öğretmen Hülya Çubuk, "oğlak sohbetleri"nde :)

Benim için Arkadaş kitabındaki kız çocuğu, öğrencileri için "idolleri", 9 yaşındaki yeğeni için sınıfındaki kızlardan da daha güzel olan teyzesi ve kızkardeşi için yaşama sebebi Hülya Çubuk. Azimli, inatçı ve öğrenme meraklısı bir öğretmen ve yüksek lisans mezunu. Hülya aynı zamanda görme engelli bir birey olarak bu toplumda yaşayan nice insandan bir tanesi. Gelin sohbetimize siz de dahil olun ve ondan dinleyin hikayesini!..

Saadet: Hülya merhaba, hoş geldin “oğlak sohbetleri”ne. Epeydir aklımda olanı geçtiğimiz gün seninle konuşurken netleştirmiş olduk. Seni 1999 yılından bu yana tanıyorum. Sen yine de biraz kendinden bahseder misin?
Hülya: Sevgili Saadet öncelikle bu güzel blogta bana yer verdiğin için çok teşekkür ederim. Evet, ben Fatma hanımla rahmetli İsmet beyin üç kızının en büyüğü ve en şanssızıyım. Çünkü görme engelli olmak yetmiyormuş gibi bir de bir sürü hastalıkla boğuşmak zorunda kaldım. Tansiyondu kalpti, böyle bir yığın talihsizlik. Tabi ki biliyorum benden çok daha kötü durumlarla baş etmek zorunda kalan yığınla insan var, ama ne yaparsın herkes kendi derdini bilir derler ya benimki de o hesap. Şimdi bu dram edebiyatını bir kenara bırakıp kendimi biraz daha anlatayım. Ağustos 1983’te Ordu’da doğmuşum. Çok çılgın bir çocuk olduğum hep söylenir bana ve çok yaramaz. Yoldan ne zaman bir zerzevatçı geçse peşine takılır, annemi bunlardan alması için sıkıştırırmışım. Almazsa kendisinin başına geleceklerle ilgili pek iyi şeyler de söylemediğim konuşulur aile arasında. Nitekim kadıncağız çaresizlikten ne istersem alırmış. Çocukken şarkıcı olma merakım vardı. Sonra yerini avukat olma isteğine bıraktı, en sonunda da alakasız bir şekilde öğretmen oldum tabi. İlk okulu benim gibi görme engellilerin olduğu bir okulda okuduktan sonra aile özlemi ağır bastığından ve yatılı okumak canıma tak ettiğinden ilk okuldan sonra normal okullarda eğitimime devam ettim. Ancak üniversiteyi bildiğin üzere yine aileden uzakta İzmir’de okudum. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bir şekilde bitirdikten sonra türlü iş arama deneyimlerim oldu. Burada bir şekilde sözü yanlış anlaşılmasın, çok iyi bir öğrenciydim. Ancak gerek okuldaki hocalarımla gerekse arkadaşlarımla tartışmalarım hala aklımdadır. Daha sonra Kocaeli Üniversitesi’nden pedagojik formasyon aldım ve hiç haz etmediğim memurluk deneyimimin ardından nihayet çok severek yaptığım öğretmenlik mesleğine başladım. Keşke çok daha önce başlasaydım dediğim bir şeydir bu. Öğrencilik hayatımın son yıllarını Aydın Üniversitesi’nde kamu hukuku bölümünde yüksek lisans yaparak geçirdim. Bu dönem hastalıklarımı öğrendiğim ve doktora yapmaktan da bu sebeple vaz geçtiğim döneme denk geliyor aynı zamanda. Şunu da söyleyeyim vazgeçtim dediğim şeyden her an vazgeçebilirim. Kardeşim beni aynen şöyle tanımlar ki ben de bunlara katılıyorum, ben zeki, mükemmeliyetçi, takıntılı, inatçı ve sorumluluk sahibi bir yapıya sahibim.

Saadet: Dünyaya görme yetin olmadan geldin. Ben açıkçası seninle sohbet edeceğim günden beri kafamda soruları gezdiriyorum. Gören insanlara göre “farklı” olduğunu ilk ne zaman anladın? Bu anı hatırlıyor musun? Örneğin ben ilk defa seninle beraber Emine hocalara geldiğimde sizlere göre “farklı” olduğumu duyumsadım. Sizin benim farkında olmadığım bir dünyanız vardı. Emine hocam “Saadet aldığın şeyi aynı yerine bırak, mutfakta özellikle sakın eşyaları kendin bir yere bırakma. Yardım etmek istiyorsan beni bilgilendirerek yapabilirsin. Yoksa çarpabilirim veya bulamam o bıraktığın eşyayı” demişti. Bize aşure yapmıştı bir de. İnanılmaz bir duyguydu hissettiğim. Hayranlıkla izledim o gün ikinizi de. Sen biraz anlatır mısın duygularını?
Hülya: Öncelikle Emine hanım benim bu hayatta tanıdığım en güçlü kadınlardan biridir. Kendisine sevgim ve saygım sonsuz. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki çocukken pek bir şeyin farkına varmıyorsunuz. Sadece çocukluğunuzu yaşıyorsunuz. İlk okulu görme engelliler okulunda okuduğumu söylemiştim. Orada herkes görme engelli olduğu için görüyor olmak bir farklılık oluyor tabi. O zamanlarda yan tarafımızda bir okul vardı. Normal okuldu burası. Normalden kastım engelli olmayanların gittiği okul ki bu normal benim lafım değil, o zaman öyle söylenirdi, sanki engelliler anormalmiş gibi. Orada bizi diğer öğrencilerle kaynaştırma çabasına girdiler. Hepimiz akranımız olan bir öğrenciyle tanıştık. El ele tutuşup yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Elini tuttuğum arkadaşımın adı Sırma idi. O tatlı ses tonunu ve bana nasıl harikulade davrandığını hala hatırlıyorum. Daha sonraki eğitim dönemlerim hep normal (yine o kelimeyi kullandım) okullarda geçti. Orta okuldan itibaren artık tek başıma hareket etmiyordum. Birileriyle okula gidip geliyordum. Çoğunlukla benden bir yaş küçük kardeşim ve ortak arkadaşlarımız bana yardımcı oluyorlardı. O günlere dönebilmeyi çok isterdim inan. O dönemlerdeki sınıf ortamımı ve arkadaşlarımı kimselere değişmem.

Saadet: Maalesef hayatı daha zor yerinden deneyimliyorsunuz. Ben arkadaşın olarak çok küçük bir parçasına şahit oldum öğrencilik döneminde. Ders kitaplarını bile okutacak kişi arıyordun. Biraz sen anlatır mısın yaşadıklarını? Hayatında seni en fazla zorlayan durum hangisi oldu?
Hülya: Hatırladığın şeyler beni çok zorladı evet, ama en çok ta insanların empatiden yoksun olmaları beni kırdı. Üniversitedeki arkadaşlarımın çoğu maalesef bu konuda sınıfta kalmıştır. Hatta ders notlarımı bir iki kere okuyan bir arkadaşımın şu sözlerini hiç unutamam: senin beni kullandığını düşünüyordum. Buna benzer bir sürü şey söyleyebilirim. Şimdilerde şöyle düşünüyorum: İnsanlar kendileri kitap okumayı çoğunlukla sevmiyorlar. Bunların bana ya da başkalarına kitap okumasını beklemek saçma. Okuyanların bir kısmı da okuduğunu anlamıyor, diğer kısmı ise toplumdan bihaber maalesef.

Saadet: Hülya sen hayatımda tanıdığım güçlü insanlardan bir tanesisin. Halkla İlişkiler ve Tanıtım mezunu oldun. Durmadın ve pedagojik formasyon aldın. Bununla beraber öğretmenliğe adım attın. Sonra da “Kendi sorunlarıma hukuksal açıdan çözümler üretmeye kendim devam edeceğim” dedin ve hukuk fakültesinde yüksek lisansa başladın. 2017’de o da bitti. Nedir seni hayata karşı bu kadar meraklı yapan şey?
Hülya: Sanırım en başta mizacım, sonra da öğrenme aşkım.

Saadet: Seni, daha doğrusu sesini ilk tanıdığım anı çok net hatırlıyorum. Ege Üniversitesi’nin kampüs alanında yer alan Kredi ve Yurtlar Kurumu’na ait olan yurtta bir ses duymuştum. “Makber”i okuyorsun ve inanılmaz bir sesti. Biz de hemen pencerelere koşup sesin geldiğine yöne baktık. Sonra aynı binada kaldığımızı öğrendim ve böylece daha yakından tanıdım seni. TRT Klasik Müzik Korosu’ndaydın. Bir de felsefe merakın vardı, hala devam ediyor mu bilmiyorum ama o dönem epeyce şey okumak istiyordun. Müzik nedir senin için? Felsefe nedir? O duraklarda sana iyi gelen şey nedir?
Hülya: Ah ne günlerdi! 1999 Ağustos Depremi. Her yer yıkılmış, insanlar yitmiş, her şey yıkılmış. O dönem neredeyse 1 yıl boyunca o şokla yaşadım. Sanırım o şarkı bunların bir yansımasıydı. Her yer karanlık, evet, böyle başlıyor şarkı. O zamanlar gerçekten de her yer kapkaranlıktı. Bu arada uzun zamandır makber söylemiyorum. Müzik hayatımın her döneminde çok önemli olmuştur. Üniversite yıllarımda klasik müzik dinlemek büyük bir keyifti. Özellikle 20 yüzyıl öncesi klasikler. Bazı müzik türlerine hiç ilgim yoktu (caz, rock gibi). Daha sonraları fikrim değişmeye başladı. Mesela şu an diğer müzik türlerini de dinliyorum. Bazen insanlar harikalar yaratıyor, siz de kayıtsız kalamıyorsunuz. Öyle düşün. Örneğin 70’lerin efsane grupları Abba, Bittles gibi dünya harikalarını es geçemem. Türk müziğinde ise Aşkın Nur Yengi ve Şebnem Ferah’ın benim hayatımda çok özel yerleri var. Felsefeye hala ilgim var. Film izlemeyi çok seviyorum diyebilirim.

Saadet: Hülya bir gün yurt odasında oturuyorduk ve sen bana rüyanda gördüklerini anlatıyordun. O an rüya görmenin senin için nasıl bir şey olduğunu düşündüm. Bir başka defasında da yine Emine hoca ile konuşuyordunuz ve o sana “Hülya insanların seni çok çabuk tanıması çok normal, bir sefer görüyorlar ve o an hemen belleklerinde bir resim oluşuyor” demişti. Emine hoca da senin gibi görmüyor. Ben sizin yanınızdayken kendimi sizin dünyanıza hem yakın, hem de yabancı hissediyordum. Biraz anlatır mısın bize yaşadıklarını? Görmemek ne demek? Film izlerken veya birisi ile konuşurken sende ses en belirleyici şey bunu biliyorum. Senden duymak istiyorum biraz da hayatı deneyimlemeyi?
Hülya: Sevgili Saadet! hayatında Hiç görmemiş, görmenin ne demek olduğunu öğrenmek isteyen birine nasıl bir cevap vermek gerekir? Sen bunu cevaplarsan ben de bu sorunu cevaplayacağım, söz.

Saadet: Bunu birebir arkadaş sohbetlerinde de söylerim, şimdi de söyleyeceğim. Kent ve kente erişim hakkı diye bir şey var. Ben bunu en iyi küçük cadım bebek arabasındayken deneyimledim. Yollar, otobüsler, duraklar, sokaklar, kısacası şehir bebek arabasıyla yaşamaya çok uygun değil maalesef. Ayrıca bazı minibüsler bebek arabasıyla gördüklerinde durmaksızın devam ediyorlardı yola. O zaman “normal”in dışında kentte yaşayanların sorunlarını daha net görür oldum. Elbette biliyoruz ama birebir yaşamak ayrı bir şey. Bu sizler için de böyle. Yerel yönetimler ve devlet politikasında ciddi adımların atılması lazım diye düşünüyorum. Sen neler söylemek istersin?
Hülya: Saadet inan bana eskiden engellilerle ilgili sorunlar çok daha fazlaydı. Erişim (bilgiye, bir yerden bir yere) istihdam gibi çok önemli problemlerle karşılaşılırdı. Şu anda ise bu konularda ciddi adımlar atılıyor. Teknolojinin de gelişmesiyle birlikte engelliler birçok soruna çözüm bulabiliyorlar. Gerek kamuda, gerek özel sektörde engelli istihdamı fazlasıyla arttı. Bunda çıkarılan yasaların ve bu yasalar için çaba gösterenlerin payı çok büyük. Yine de sorunlar yok mu? Tabi ki var, ama bu sorunlar herkes için var. Çünkü insanız nihayetinde.

Saadet: Geliyorum en sevdiğim konuya. Sen çok cici bir öğretmen oldun. Bu işi çok seviyorsun. Birebir sohbetlerimizde öğrencilerinden ve mesleğinden bahsederken hissedebiliyorum heyecanını. Nasıl bir şey öğretmen olmak? Sen görme sorunu olan öğrencilerin eğitim aldığı bir okulda görevli değilsin. Yani öğrencilerin görüyor. Bu ayrı bir deneyim; hem senin, hem de öğrencilerin için. Neler anlatmak istersin?
Hülya: Öncelikle söyleyeyim öğretmen olmak harika bir şey. Hele “siz benim idolümsünüz” lafını duyduktan sonra bunu çok daha fazla hissediyorum. Bir çok öğrencim beni kendilerine idol olarak görüyor. Öyle ki beni telefonuna idol diye kaydedenler bile var. Ben onların öğretmeniyim evet, ama onlar da bana birçok şey öğretiyorlar. Yani bizimkisi karşılıklı paylaşım. Biliyor musun öğretmenliğe başladığımda en büyük desteği bitanelerim öğrencilerimden gördüm. Okul İdaresinin de desteğini yok sayamam tabiî ki. O da çok özel ve önemli, ama öğrencilerim benim için başka.

Saadet: Hülya yine yurt odasındaki bir sohbete gitti aklım. Hatırlıyor musun bilmiyorum ama bir defasında bir kız sana bir dergi getirmişti okuman için. O gittikten sonra sen de “Saadet dergiyi getirdi ama okuyayım mı diye sormadı? Benim sahiden orada yazılanları okumamı/duymamı istiyor mu bilmiyorum” demiştin. İnsanlar sana ve durumuna karşı farklı tepkiler geliştirebiliyorlar. Sen biraz yardımcı olur musun? Nasıl davranmaları gerekiyor insanların?
Hülya: İnsanlar bir engelli gördüklerinde çok tuhaf davranıyorlar. Diyelim ki bir görme engelli karşısındaysa ona hem işitme, hem konuşma, hem de zihinsel engelliymiş gibi yaklaşıyorlar. Bağırarak konuşuyorlar, bir şeyi birkaç kez tekrarlıyorlar. Lütfen normal davransınlar. Buna benzer hataları eğitimli insanlar da yapıyor, en ilginci de bu. Bir defasında engelli raporu için hastaneye gitmiştik. Bilmeyenler için söyleyeyim bu raporu almanız için hastanedeki tüm birimlere görünmeniz gerekiyor. Kulak burun bölümüne muayene olmamız gerekiyordu. Orada yaşlıca bir doktor benim gibi görme engelli arkadaşa ki kendisi çok espirili bir insandır, bağırarak sordu: “Duyuyor musun? Duyuyor musun?” Arkadaşımın verdiği cevabı hiç unutamam ve her yerde anlatırım. Şöyle demişti: “Ben sağır değilim, körüm kör.”

Saadet: Bir süre önce okul öncesine uygun olan bir kitap okudum. O kitapta görmeyen bir kız ile gören bir kızın arkadaşlığı anlatılıyordu. “Arkadaş” kitabının yazarı Akram Ghasempour ve çizeri de Nasim Azadi. O kitabı okurken de kitap üzerine tanıtım yazısı yazarken sen geldin aklıma. Bunu sana da söylemiştim. Sence arkadaşlıkta temel olan şey nedir? Sen çocukken sana okunan masal veya hikayeler var mıydı? Varsa en çok aklında kalan ve seni etkileyen hangisiydi?
Hülya: Sanırım en temel şey dürüstlük ve paylaşımdır. Paylaşmaktan kastım her şeyin paylaşılması. Sevginin de, acının da, hüznün de, yiyeceğin de, içeceğin de… Masallara gelince bir sürü masal söyleyebilirim, ama beni en çok etkileyen Küçük Kibritçi Kız masalıydı. Hala ara ara okurum ve ilk okuduğumda nasıl etkilendiysem öyle etkilenirim.

Saadet: Hülya çocuklara ne söylemek istersin? Görmeyen çocuklara ve gören çocuklara.
Hülya: Öncelikle gören çocuk görmeyen çocuk ayrımı yapmak istemiyorum. Çocuk çocuktur, öyle düşünmek lazım. Çocuklar bu dünyanın kirlenmemiş tek yanı. İnan bana elimde olsa sadece onlarla iletişim kurmak isterim. Çünkü yetişkinler iletişim kurmayı çocuklar kadar iyi bilmiyor. Onlara tek bir şey söylemek istiyorum: “Sakın büyümeyin olur mu? Hep çocuk kalın.”

Saadet: Hayatında iz bırakan(olumlu anlamda) ve bu izden mutlu olduğun kişiler kimlerdi? Öğretmenlerinden birini ve hangi davranışının sende iz bıraktığını sorsam ne söylersin?
Hülya: Kesinlikle orta okuldaki Türkçe öğretmenim Meral hanımı söylemek isterim. Ben şu an bir yerlere geldiysem, hayatta bir bakış açısına sahipsem, kendime ve aileme yetebiliyorsam bunu büyük oranda ona borçluyum. Hatta hayalim onunla birlikte derse girmek. Hangi davranışıyla dersen öğretmen olmanın getirdiği tüm niteliklere sahip oluşuyla diyebilirim. Bir başka insan senin de sözünü ettiğin Emine hanım’dır. Kendisi benim hem arkadaşım, hem öğretmenim olmayı başarmış tek insandır diyebilirim. O kadar çok kahrımı çekti ki? Sonra çok bir şey paylaşamasak da üniversitedeki sınıf arkadaşım Meltem’i hep sevgiyle hatırlarım. Kendisi ders notlarımı bulabilmemde bana yardımcı olmaya çalışmış, diğer arkadaşlarımın aksine benimle empati kurabilmiş ve okulda bir sesli kütüphane kurulmasıyla ilgili bana çok destek olmuştur. Bir de siz Saadet hanım. Neden diye sorarsan arkadaş nasıl olmalı sorusuna verdiğim cevaba bakabilirsin. Kızkardeşimden söz etmezsem olmaz. Kendisinin hayatımdaki yeri çok başkadır. Biz birlikte büyüdük. Aramızda bir yaş var. Diyebilirim ki bu hayatta beni kimse ondan daha iyi tanıyamaz, annem bile. Bir defasında hastalığımı yeni öğrendiğim dönemlerde kendimi bırakmışken, tabiri caizse hayattan vazgeçmişken aynen şöyle demişti: “Ölmene izin vermeyeceğim. Öleceksek birlikte öleceğiz.” Daha birçok davranışıyla iz bırakmıştır bende, ama bunu ayrı bir yere koyarım.
Olumlu olmasa da hayatımda iz bırakmış biri daha var: İlk okuldaki müzik öğretmenim Nilgün hanım. Piyano çalmak istediğimi bildiği halde elime zorla bağlama tutuşturan, beni ısrarla piyanonun başına oturtmayan Nilgün hanım. Destek olsaydı belki de dünya çapında bir piyanist olacaktım. Evet, sizi asla affetmiyorum Nilgün hanım.

Saadet: Hukuk alanında yüksek lisansını yaptın. Kendi sorunlarına hukuksal açıdan da yaklaşabiliyorsun artık. Neyi değiştirmek veya varolan hangi kanunu uygulamak hayatınızı kolaylaştıracak sence? Sorun nerede tıkanıyor? Biraz tezinden, biraz da yaşadıklarınızdan çıkabilmek için yapılabileceklerden bahseder misin?
Hülya: Saadet, aslına bakarsan sorun tamamen insanlarda. Kanunlar gayet iyi. Hatta bu konuda birçok ülkeden daha iyiyiz. Bence eğitim çok önemli. İlk okul çağından başlayarak insanların bu tip konularda eğitilmesi gerekiyor. O zaman her şey çok daha iyi olacak diye düşünüyorum. Daha önce de söz ettiğim gibi toplumun sorun yaşayan tek kesimi engelliler değil, herkes bir takım sorunlar yaşıyor.

Saadet: Hayatta yapmaktan en fazla keyif aldığın şey nedir?
Hülya: Sanırım kendi işimi yapmak en fazla keyif aldığım şey. Bu herkese nasip olmuyor çoğu zaman. Bunun yanında film izlemek, müzik dinlemek, kitap okumak gibi klasik şeyleri de söyleyebilirim tabi. Bir de Galatasaray’ımın maçları. Hele bir de kazandık mı deyme keyfime. Saadet, insanların hayatında bir yerinin olması, onların hayatında bir iz bırakmış olmak müthiş bir şey. Bunu öğretmen olunca çok daha iyi anlıyorsun. Okulu bitirmiş olup hala görüştüğüm öğrencilerim var. Sürekli arıyorlar, kendileri için neler yaptığımdan söz ediyorlar. Bazen benim bile aklıma gelmeyen ufacık detayları bile hatırlıyorlar. Bu benim için harika bir şey.

Saadet: Bir yeğenin var ve bebekliğinden beri berabersiniz. Nasıl bir şey çocukla yaşamak? Sana onlarda en iyi gelen duygu nedir?
Hülya: Yetişkinlerde olmayan ne varsa onlarda var: doğallık, samimiyet, dürüstlük, temiz bir kalp, insan ve hayvan sevgisi ve daha bir sürü güzel şey. Bir gün tatil için bir otele gitmiştik. Yemek sırasında çorbalarımızı yudumlarken o zaman 3 yaşında olan yeğenim şöyle demişti: “Anneanne! Ne biçim çorba yapmışsın?” Bu bana çok sevimli gelmişti. Şu an 9 yaşında. Ondan herhangi bir şey istediğimde ve getirir misin dediğimde “getiririm” diyecek kadar tatlı, “beni nasıl hastaneye götüreceksin?” diye sorduğumda “kumbaramdaki parayla taksi tutar götürürüm” diyecek kadar cömert ve “sınıfındaki kızlar mı yoksa ben mi daha güzelim” diye sorduğumda “sen diye cevap verecek kadar zeki bir çocuk, tıpkı diğer bütün çocuklar gibi…

Saadet: Kitap okumak nedir senin için?
Hülya: Başka dünyaların içine girmek, yeni düşüncelerin içinde kaybolmak gibi. Örneğin bir romansa okuduğum kendimi karakterlerin yerine koyarım hep. Ya da düşünsel bir yapıtsa da o yazar olurum.

Saadet:Çok teşekkür ederim oğlak sohbetleri’ne katıldığın için.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder