11 Ağustos 2017 Cuma

Fatih Erdoğan "oğlak sohbetleri"nde :)


"...bir annenin 'çocuğum sizin sayenizde kitap okumaya başladı' derken gözlerinin dolmasının bende yarattığı işe yararlılık duygusu için" yazıyorum diyen mühendis, yazar ve akademisyen Fatih Erdoğan'ın çocuk edebiyatı, kitaplar, editörlük, yazarlık ve daha fazlası için söylediklerini merak edenlerdenseniz sohbetimize bekliyoruz :) Hemen aşağıdaki satırlara bakarak katılmış oluyorsunuz o sohbete, tavsiye ile :)


Saadet: Fatih hocam hoş geldiniz “oğlak sohbetleri”ne. Kitabını okuduğum yazarlarla konuşurken tanıdık birisiyle sohbete başlıyormuşum gibi hissediyorum. Sizde de aynı duygu var. Kemancı Ayı’yı okurken bir an benim çocukluğumu gözlemlediğinizi düşündüm. Nedir sizce bana bu hissi veren? Çocuk dünyasını izlemeniz mi, yoksa kendi çocukluğunuzdan beslenmeniz mi?
Fatih: Öyle bir his verebildiysem ne mutlu. Ama bunun nedenini sorarsanız bilmiyorum derim. Çocuk dünyasını izliyor muyum? Yoo… Herkes kadar. Karşıma çıktıklarında. Kendi çocukluğumdan beslenmek? Evet; bu doğru. Çocukluğumu unutmamak gibi bir haslete sahibim. Küçücük ayrıntılar aklımda. Herkes kendi geçmişini bir biçimde yoğurup “kullanıyor.” Benimki de bu tarz oldu demek ki…

Saadet: Sizce yazmanın en önemli adımı nedir? Herkes yazabilir mi? Ya da yazmak için hangi özellikleri olmalı kişinin?
Fatih: Yazmanın en önemli adımı bence yazmayı istemek. Evet, herkes yazabilir, eğer istiyorsa… Yeter mi? Bilmem… İsteğin gücüne bağlı herhalde. Hani hep gevelenir ya “Ben aslında hayatta şunu bunu yapmak istiyordum ama işte koşullar…” Bunu kabul etmiyorum. Yapmıyorsan, veya o yapmak istediğin şeyin peşinde debelenmiyorsan o kadar da istemiyorsun demektir. Yazmayı isteyen insanın ağzından “Ben yazmayı istiyorum” sözünü bile duymazsınız. Yazıyordur zaten o sırada. Dolayısıyla ilk adım istemek. İstiyorsa herkes yazabilir. İstek yeterli midir derseniz, hedeflenen “yazma”nın ne olduğuna bağlı olarak durum değişir. Kurgudan söz ediyoruz tabii ki yazmak derken. Eh, kurgu yapmanın bir tekniği var olsa da esas olan biraz da yazarın beyniyle ilgili. Kimyasıyla, biriktirdikleriyle, yaşadıklarıyla… Böyle bakınca hayır, herkes yazamaz. Bir şeylerin doğuştan veya çocukluktan beynin kıvrımlarında yer etmiş olması lazım.

Saadet: Türkiye’de önemli dönemlere tanıklık ettiniz. Aynı zamanda akademide de çocuk edebiyatı ile ilgili çalışmalarınıza devam ediyorsunuz. Biraz kendinizden bahseder misiniz? Neydi bir mühendisi edebiyata sevk eden şey?
Fatih: İşte bunu söylemek istedim. Mühendislik bana sunulan bir şeydi ve iyi bir öğrenci olduğum için Robert kolej, ardından Boğaziçi filan… Kapı gibi mühendislik diplomam bir köşede yatıyor. İsteyerek mühendis oldum. Çocukluğumun Jules Verne romanlarındaki gibi bilimle, icatlarla, keşiflerle uğraşacağımı sanıyordum mühendis olunca. Öyle değilmiş ama yine de mutlu ve iyi bir mühendis olarak hayatımı sürdürebilirdim. Daha çok param olurdu. Yani mühendisliği sevmediğim için bırakmadım. Başka şeyleri, yani kitapları ve yazarlığı daha çok sevdiğimi anladığım için bıraktım. Mühendis olduktan sonra edebiyata yönelmedim aslında. Kitaplar ve okumak, edebiyat hep daha öncelere aitti hayatımda. Çocukluğum okuyarak geçti.

Saadet: Mühendislik sizce nedir? Edebiyatla kesişen yanları var mıdır? Bazıları edebiyatın da matematiği olduğunu söyler? Sizce de öyle mi?
Fatih: Biraz zorlarsak karşılaştırılabilir: Var olan bir soruna, eldeki koşullarla çözüm getirmek denebilir mühendislik için. Bir romanda da zaman mekân içinde bir sorun sergilenir ve bu sorunun roman kişilerinin hamleleriyle çözülmesi beklenir. bir tür mühendislik. Polisiye türünü düşünürseniz bu benzetme daha anlamlı olur.

Saadet: Türkiye’de çocuk edebiyatı belirli dönemlerden geçiyor. 1930’lar, 1960’lar 1980’ler ve 1990’lar kısaca belirli kırılma noktaları. Kısaca Türkiye’de çocuk edebiyatının dönemlerinden ve bu dönemleri önemli kılan olaylardan bahseder misiniz?
Fatih: 1960’larda nasıl bir kırılma oldu tam bilemiyorum ama 30’larda başlayan eğitim ağırlıklı süreç kendini en çok çocuk kitaplarında hissettirdi. 60-70 arası dönem dünyada özgürleşme dönemiydi ancak çocuk edebiyatımızda bunun izlerini göremedik. Örneğin hippi felsefesi, çiçek çocuklar filan… Bu fikrin arka planı çocuk edebiyatına pek yansımadı. Tabii, araştırılması gereken bir konu bu. 70’li yılların sonunda, özellikle Unicef’in 1979 yılını Dünya Çocuk Yılı ilan etmesi birkaç yayımcımıza bu alana girme hevesi verdi. İyi de oldu. O yıllar özellikle sol felsefeye yatkın çocuk kitapları dönemi olarak hatırlandı hep. (Kaldı ki, o dönem zaten edebiyatın tümünde sol egemendi.) 80 darbesi yayın ve kültür hayatını dondurdu. Bu dönemde yayımcılar ilginç bir şekilde masal türünü keşfetti. Askeri yönetimin bazı çocuk kitaplarına “18 yaşından küçük çocuklara verilemez” diye damgaladığı bir dönemde yayımcıların daha zararsız (sanılan) bir türe yönelmesi anlaşılabilir. Ama işe yaradı. Masal türüne kaygıyla ele alan bakışın sahipleri yumuşadı. 1985’te Okulöncesi Eğitimi Genel Müdürlüğü’nün de kurulmasıyla birlikte esasen birkaç yıl öncesinden başlayan “okulöncesi eğitimi”ne yönelik ilgi yayın hayatında da karşılığını bulmaya başladı. Özal döneminin getirdiği özelleştirmelerle kâğıt üretiminin devletin tekelinden çıkması, gümrük duvarlarının alçalmasıyla ofset matbaa teknolojisinin daha kolay yaygınlaşması bu yaş grubuna yönelik renkli resimli çocuk kitaplarını çoğalttı ve kalitesini yükseltti. Başlangıçta çeviri üzerinden gitse de yerli yazarlarımız da bu dönemde çoğalmaya başladı. Son yirmi yıldır yaşanan bir nicelik patlaması yaşanıyor ve her geçen gün nitelik de yükseliyor.

Saadet: Türkiye’de çocuk edebiyatının en fazla ürün verdiği dönemlerdeyiz. Bunda elbette farklı değişkenler rol oynuyor. Siz nasıl görüyorsunuz bu niceliksel büyümeyi?
Fatih: Her alandaki gelişme önce nicelikle başlar. Hangisi iyi, hangisi kötü sorusunu sorabilmek için öncelikle o “şey”lerin önümüze serilmesi gerekir. Bu gerçekleşiyor bir süredir. Yaygın deyişle “Önüne gelen çocuk kitabı yazıyor!” Bu kötü bir şey değil. Yeter ki bunu düzgün filtreleme mekanizmaları izlesin. Yani, iyi eleştirmenler, iyi kitap “tanıtman”lar… (İkincilere de ihtiyacımız var, herkes eleştirmen olamaz.) Şimdilerde “eleştirmen” ve “blogcu” bolluğu var. “İlgi” ile yürüyor, “bilgi” ile değil. Yani ilgi duyma “uzman” olmaya yetiyor. Oysa “ilgi”yi izleyen şey “bilgilenme” süreci olmalı, “uzmanlık” değil. Ama bu da geçecek. Nasıl iyi kitaplar ve iyi yazarlar ayıklanıp kendilerini kabul ettireceklerse, iyi eleştirmen/tanıtmanlar da öne çıkacak.

Saadet: Siz yazarken neye dikkat ediyorsunuz? Çocuklara yazmak sizde nasıl bir duyguya tekabül ediyor? Ya da sorumu şöyle sorayım; size çocuklara yazarken iyi gelen duygu nedir?
Fatih: Çocuklara yazmak benim için “çocuklara yazmak” değil. Tabii ki yazarken yazdığım şeyi okuyacak hayali veya tanıdığım bir çocuğun kıkırdaması gözlerimin önüne geliyor ve ondan önce ben kıkırdıyorum. Ama, lütfen klişe bir cevap olarak algılamayın, ben yazarken mutlu olduğum için yazıyorum. Kendim için yazıyorum. Egom için, yazar kimliğimi sevdiğim için ve her yazdığım kitapla bu kimliğimi pekiştirdiğim için, yazdıklarımı içime sinerek tamamladığımda yaşadığım “çakırkeyf” hali için, değer verdiğim insanların yazdıklarımı okuyup da “Vay be, ne güzel yazmış(sın)” diyecek olmalarından aldığım haz için, bir annenin “çocuğum sizin sayenizde kitap okumaya başladı” derken gözlerinin dolmasının bende yarattığı işe yararlılık duygusu için… ve buna benzer birkaç şey için yazıyorum.

Saadet: Biraz kişisel bir soru sorayım; kendi kitaplarınıza eleştirel bakabiliyor musunuz? Örneğin içerik analizi yaptığınız kitaplar ve yazarlar gibi kendinize de belirli bir mesafeden bakabiliyor musunuz? Yani akademide yer almanız yazarlığınıza olumlu/olumsuz nasıl etkide bulunuyor?
Fatih: Yazarlar kendine olumsuz bakamaz. Dürüst olalım. Yazarlar her daim övülmek ve beğenilmek ister. Çok olmuştur. Yazdıklarını gönderirler. “Senin görüşlerin benim için değerli” falan… “Ama bak gerçek görüşlerini istiyorum…” filan… Gerçek görüşlerimi söylediğim için artık görüşmediğimiz epey bir insan var. Ama onlara kızmıyorum. Anlıyorum. Ben de öyleyim. Aslında herkes öyledir. Yani bir baz olarak, esas olarak öyledir. Ancak, bu her insanın kendini bir tür “terbiye” etmesi gereken bir alandır. Ben tabii ki yazdıklarımı severek yolluyorum yayımcıma. Ama onlar beni “terbiye” ediyor. Bozuluyorum ama dinliyorum. Çok uzun bir editörlük geçmişim olması işe yarıyor; her iki şapkayla da bakabilmek açısından. Bu, sözünü ettiğiniz o mesafeyi akademisyen olmaktan daha çok sağlayan bir şey.

Saadet: Resimli çocuk kitapları daha da özel ve güzel alan bence. Çocuğun okuma yazma bilmediği ve bir büyüğü ile kitabın hayal dünyasına sunduğu resimlerle yol aldığı bir dönem. Hem kulağa, hem de göze hitap ediyor ve aynı zamanda hayal dünyasına sesleniyor. Bu bağlamda Türkiye’deki resimli kitapların gelişimi ile ilgili ne söylemek istersiniz?
Fatih: Uzun süre çeviri üzerinden yürüdü. Resimli/ciltli/albüm kitaplar (picturebook/bilderbuch) üretim maliyeti yüksek ama buna karşılık satış şansı düşük kitaplar olduğu için daha çok banka destekli yayımcıların listelerinde yer alıyor. İyi de oluyor çünkü çok yetenekli çizerlerimiz var ve üretme şansları olmuyor. Eksik olan şey nitelikli ve saygın bir resimli kitap ödülü…

Saadet: Karşılaştırma yapma imkanınız varsa yerli ve yabancı kitaplar arasında neler söylersiniz? Türkiye’de sizce resimli çocuk kitabı yazarları evrensel ölçüleri yakalayabiliyor mu?
Fatih: Çeviri kitaplar bir yayımcı için “hazır” üründür. Yani başka bir ülkenin editörü o kitabın yazarını/çizerini bir araya getirmiş ve kitabı üretmiş. Yayımcımız alır çevirir ve basar. Oysa yerli bir yazarı değerlendirmek, yazdığının nitelikli veya niteliksiz olduğunu anlamak bazı beceriler gerektirir. Bu becerilere genel olarak “editörlük” diyebiliriz. İşte editörümüzün niteliği ne kadarsa onun seçip yayımladığı kitabın niteliği de o kadardır. Otuz kırk yıl önce yayınevlerinde çocuk kitabı editörlüğü işini emekli öğretmenler yapardı. Zamanla bunun yetmediği anlaşıldı ve hele hele günümüzde artık birçok yayınevinde iyi eğitim almış, birkaç dil bilen, dünyayı izleyen editörler çalışıyor. Bu çok şeyi değiştiriyor.

Saadet: İlk okuduğunuz çocuk kitabı hangisidir? Aklınızda kalan ve hala etkisini hissettiğiniz olay/resim veya konu nedir?
Fatih: “Pamuk’la Pabuç” adlı küçük bir resimli kitaptı. Özyürek Yayınevi’ne ait. Dere kenarındaki pabuçla oynayan (kedi) Pamuk pabucun içinde dereye sürükleniyordu ve kedicik için çok korkmuştum.

Saadet: En çok sevdiğiniz yerli ve yabancı çocuk kitabı yazarları kimlerdir?
Fatih: Yerli isim vermeyeceğim; hepsi arkadaşım (bu da ne harika bir şey farkında mısınız!) Roald Dahl, Tom Sawyer, Ian Beck, Timo Parvela, Mark Haddon, Michael Rosen, Dave Shelton…

Saadet: Mühendislik, kütüphanecilik ve edebiyat hayatınızdaki eğitim süreçleri. Peki siz bu birbirinden farklı disiplinleri nasıl bir arada taşıyorsunuz? Birbirini besliyor mu farklı disiplinler?
Fatih: Mühendisliği unutabiliriz. Hiç yapmadım ve çok zaman geçti. Kütüphanecilik alanındaki akademisyenliğimden çok şey kazandım. Hepsi de alanlarında çok başarılı yüzlerce öğrencim oldu. Halen akademisyenliğim sürüyor ve öğrencilerimle geçirdiğim zaman bana çok şey katıyor. Zinde tutuyor. “Hayatın başladığı yerlere yakın” tutuyor. Geçmişi değil, onlarla birlikte yarınları düşünüyorum; onların “yarınlarına” ortak oluyorum. Yani yaşlanmamı geciktiriyorlar…

Saadet: Tıpkı oğlaklar gibi sürekli zıplayan ve yerinde duramayan zamane çocuklarına söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Fatih: Duymazlar ki… Zıplıyorlar şu anda…

Saadet: Oğlak ailelerine ne söylemek istersiniz peki?
Fatih: Bir klişe daha (ama samimiyim): İyi ki varsınız!

Saadet: Çok teşekkür ederim sohbetimize dahil olduğunuz için.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder