17 Mayıs 2017 Çarşamba

Behiç Ak Oğlak Sohbetleri'nde :)

"Çocukluğumuzdaki mutlu günlerin inanılmaz bir çekim gücü olduğu gerçek." diyen Behiç Ak tam da en güzel yanımızdan yakalıyor bizleri. Kendisiyle sohbet etmek için imza isteyen okurlarından kalan zamanı değerlendirmem gerekse de onun önceliği hep küçük okurlarından yana oldu :) İyi ki de öyle. Siz yine de Behiç Ak ile yaptığımız sohbetimize bir göz atın bence :)

Saadet: Öncelikle, “Oğlak Sohbetleri”ne hoş geldiniz. Karikatür, belgesel, çocuk kitapları ve eşlik eden pek çok şey... Nedir sizi çok yönlü yapan veya çok yönlü olmanızda sizi besleyen?
Behiç: Farklı alanlarda üretmeyi seviyorum. Belki de yaratıcılığın kaynağı kendini oluşturma çabası. Ben de bu, başkalarının gözündeki kendimi oluşturmak değil, kendimi geliştirmek için yaptığım bir faaliyet...

Saadet: Çocuk kitapları yazmanın dışında resimlemesini de yapıyorsunuz. Yüksek Tansiyonlu Çınar Ağacı’nı okumuş ve üzerine yazmıştım. Sanki sözden sıkılınca resme, resimden sıkılınca söze gidiyor gibisiniz. Bu bana iki elini de yazı yazmak için kullanabilen bir öğretmeni anımsattı. Sanki, tahtanın ortasında duruyorsunuz ve sadece kalemi bir elinizden diğerine alıp istediklerinizi yazıyorsunuz. Siz neler hissediyorsunuz yazdıklarınıza çizerken?
Behiç: Yazdığınızı çizebilmeniz çok zevkli. Çizgi de yazıya katkıda bulunuyor. İkisi arasında oluşan bir oyun var sanki. Bazen çizdiklerinizden yola çıkarak yazıyor, bazan da yazdıklarınızdan yola çıkarak yazıyorsunuz. Mutluluk verici bir uğraş ikisini de birden yapabilmek.

Saadet: Yüksek Tansiyonlu Çınar Ağacı nasıl ortaya çıktı?
Behiç: Heybeliada’da evin balkonunda oturuyordum. Orda İbrahim bey diye bir adam vardı. Aynen kitaptaki adam gibi kocaman göbeği olan ve çocukların üzerinde zıpladığı bir adamdı. Adam yüksek tansiyon hastasıydı. Çocuklar onun üzerine tırmanmayı çok seviyordu. Bir de yine adada büyük bir çınar ağacı vardı. Kısacası bunlar birleşince gözümün önünde, analoji kurdum ve ortaya kitap çıktı. İlk kez Japonya’da basıldı bu kitap.

Saadet: Cumhuriyet gazetesinde karikatür çiziyorsunuz uzun senelerdir. Karikatür daha da özveri ve emek isteyen bir alan. Tek çizimde çok şey anlatmak. Sizce resim sanatının neresinde kalıyor karikatür ve sizin için ne ifade ediyor?
Behiç: Karikatür resim sanatından kurtularak kendine bir alan açmaya çalışıyor. Hatta sanat tan kurtularak diyeyim. Sanatın tüm öğelerini kullanarak sanat dışına kaçmanın getirdiği özgürlükten faydalanmaya çalışıyor. Benim için bir tür “şifre kırıcılığı” mizah... her zaman gördüğünüz, bildiğiniz ve yaşadığınız olayların arkasındaki gerçeğe ulaşma çabası...karikatürize etmeden karikatür yapmaya çalışarak ulaşmaya çalışıyorum bu gerçeğe...

Saadet: Yaşasın Ç Harfi Kardeşliği adlı çocuk romanınız iki ödül almıştı. Bir tanesi, Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği’nin (ÇGYD) 2013 Yılın Çocuk Romanı Ödülü; diğeri de, Ankara Üniversitesi Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin (ÇOGEM) 2014 Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Roman Ödülü. Sizce neden bu kadar beğenildi romanınız? Sizce bu romanda iyi olan şey neydi?Behiç: Bunu ödül verenlere sormanız gerek önce...Yazdıklarımı çok severek yazıyorum. Canım sıkıldığı zaman yazdığım bir kitabı okumak bana çok zevk vermeli...”Yaşasın Ç harfi kardeşliği” nin de böyle bir etkisi var bende.

Saadet: Bazı makalelere baktığımda, “Türkiye’de çocuk edebiyatı yazarları” arasında adınız geçiyor. Bu oldukça gurur verici bir şey. Bir anlamda Türkiye’deki çocuk edebiyatı tarihine de eşlik ediyorsunuz. Alana dair gözlemlerinizi de alarak şunu sormak istiyorum; ne zaman başladınız çocuklar için yazmaya? İlk çocuk kitabınızın adı neydi?
Behiç: 1980 de başladım çocuk kitabı yazmaya. Cumhuriyet gazetesi ile ilk ilişkim yazdığım ve çizdiğim bir çocuk hikayesinin yayınlanması talebiyle oldu. Ne yazık ki, gazete planladığı çocuk dergisini çıkaramadı ve ben de o hikayeyi yayınlayamadım. Ama şu an çizdiğim köşeyi önerdim. Daha sonra “Yüksek tansiyonlu çınar ağacı” adlı hikayeyi yayınlatmayı başardım. Yazıp çizdikten iki sene sonra. Japonya da yayınlanmıştı. Kagyuşa yayınları bastı. Daha sonraki kitaplarım Gakken ve Fukiankan shoten adlı Japon yayınevleri tarafından basıldı. İlk baskılar Japonya da oldu. Daha sonra bu kitaplar Türkiye de de basıldı.

Saadet: Hangi duygu sizi çocuk edebiyatı alanına çekti? Size orda iyi gelen şey nedir?
Behiç: Çocukluğumuzdaki mutlu günlerin inanılmaz bir çekim gücü olduğu gerçek.

Saadet: Kitaplarınızı çocukların ellerinde görünce ne hissediyorsunuz?
Behiç: Şaşırıyorum. Onların benim yazarken aldığım mutluluğu almalarına şahit olduğumda ise bu şaşkınlığım geçiveriyor.

Saadet: Sanki, siz yazdıkça gençleşiyorsunuz. Sanki, yazdığınızdan ve uğraş alanınızdan besleniyorsunuz. Yazmak sahiden ne demek sizin için?
Behiç: Kendini oluşturmak...

Saadet: Oyun yazarlığına gelelim... Yazmak, çizmek ve karikatür çizmeye bir de yazdığınızı sahnede izleme keyfini eklemişsiniz. Nasıl karar verdiniz oyun yazarlığına?
Behiç: Oyun yazmak çok iddialı bir eylem. Yazdığınız metnin yıllarca kalacağı fikrinden besleniyor. Bu fikir oyun yazmayı imkansızlaştırıyor neredeyse.

Saadet: Sizce çocuk okurlarda bir değişim var mı ilk dönemlere göre?
Behiç: Var elbette. 1980’lerde mesela çocuklar kitaplarda yazar ayrımına varamıyordu. Hatta kitapların sadece fabrika çıktısı olduğunu düşünenler bile vardı. Ama şimdilerde çocuklar yazarına göre kitap alıyor ve okuyor. Bu olumlu ve güzel bir değişim.
Saadet: Özellikle okulöncesi çocuklar için hazırlanan ilk dönem çocuk kitapları ile şimdikileri değerlendirirseniz neler söylersiniz? 
Behiç: Öncelikle okul öncesi kitaplar yazısız da okunabilmeli. Bu da kitabın farkını ortaya koyan şey aslında. Bu anlamda olumlu gelişmeler oldu. Yazar ve illüstratör birlikteliği gerekli ve artık yayınevleri de bunun farkında. Çizer ve yazar eşit değerdedir. Kitap sadece yazarın değildir, o aynı zamanda çizerindir de. Çocuklar çizimler, sembol ve kavramlar üzerinden kurarlar hikayeyi. Bu nedenle eskide olan tek kalıp terk edildi ve bunun ötesine geçildi. Orta sınıf eğitimde edebiyatın önemini kavradı. Bu da olumlu katkı sundu elbette.

Saadet: Çocukların dünyasında sizi çeken nedir?
Behiç: Çocuklar çok duyarlı. Kalıpları biz büyüklerinki gibi değil, düşünme şekilleri de. Onların sesine kulak vermek lazım. Çocuklar okyanus gibi, sonsuzluk gibi. Onları keşfetmek gerekiyor.

Saadet: Behiç bey, çocukları ve gelecekleri için endişeleri olan ailelere ne söylemek istersiniz?
Behiç: İyi bir gelecek beklemek için sosyal eşitsizliğin kaldırılması gerekir. Yani sadece kendi çocuğunuzun değil tüm çocukların iyiliğine istemeniz gerekir her şeyi. Belirli bir sınıf kendi çocuğu için iyiyi istiyor. Oysa ki bütün çocukları düşünmek gerekiyor. Neoliberalizmle başladı bunların hepsi. Bu da beraberinde sosyal eşitsizliği arttırdı. Bu sadece Türkiye’de değil, dünyada da böyle. Kamusal olanın yok edilmesi aslında temel sorun bence.

Saadet: Peki sizce sosyal medya alternatif bir alan yaratıyor mu insanlara? Nasıl değerlendiriyorsunuz bu alanı?
Behiç: Sosyal medya kendi başına bir alternatiflik yaratamaz. Çünkü bu alan gerçek hayatta olan alanı yok ediyor. Gerçek alan yok olunca ortaya sanal bir dünya çıkıyor. Bence sosyal medya gerçek hayattaki ilişkileri somutlaştırmak için aracı olarak yer almalı. Hakiki ortamları kurmada aracı olabilir elbette. Bu anlamda düşünmek ve kullanmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Saadet: Çok teşekkür ederim bu güzel sohbet için.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder