28 Mart 2017 Salı

Pazarları Beni Çok Öp Anne

Kitabı anlatmaya nereden başlasam diye duraladım bir an. Bunda kitabın çoklu çağrışımlar yapmasının etkisi büyük. Kitap Vapur Çocuk tarafından basılmış ve yazarı Maria Teresa Andruetto. Türkçe’ye Zekine Türkeri tarafından çevrilen kitaptaki resimler Ege Karadayı’nın elinden çıkmış.
Kapağında kızıl saçlı bir kız çocuğu var. Kızın yüzünde hafif bir tebessümle birlikte düşünceli bir hal var. Yaşadıklarının ağırlığında yaşından büyük görünen veya gözlerindeki ışıltısı azalan çocuklar vardır ya, işte kapaktaki kız yani ana karakter olan Tina’daki hal biraz bunu andırıyor. Buna sebep de aslında olayların kendisinden ziyade ebeveynlerin tutumları. Anne baba ayrılığında bir kız çocuğunun gözünden yaşananları izliyoruz kitapta. Ancak sorunlu olan birinci kısım şu ki kıza olay anlatılmıyor. Anne babanın neden ayrı olduğuna dair tek söz sarf edilmezken kızdan gelen hiçbir soru da gerçek anlamda karşılık bulmuyor.
Tina’nın down sendromlu bir de erkek kardeşi var ama aslında var gibi sadece. Çocuğa hasta deniliyor ve down sendromu ile yüzleşilmiyor. Bu konuda Tina’nın da soruları yanıtlanmıyor. Dolayısıyla okur olarak siz de Tina kadar sürekli peşinizi bırakmayan bir merak duygusuyla takip ediyorsunuz sayfaları. Aile hem ebeveyn ayrılığını, hem de down sendorumunu içselleştiremediği için hüzünlü bir hava eşlik ediyor küçük kıza. Onunla birlikte bizlere de elbette. Ancak bir taraftan da her an kitabın içine girip müdahil olma isteği uyandırıyor kitap. Örneğin neden doğru düzgün bir şekilde Tina’ya yaşadıklarının nedenleri anlatılmıyor? Neden Tina babası ve büyükannesi ile yaşarken kardeşi annesi ile yaşamak zorunda? Neden down sendromu nedir diye sorular yanıt bulmuyor? Neden buna hastalık denilirken sessiz kalınıyor?

Aslında soruların yanıtlarını bilmenin yanında müdahil olma isteğimde kabul etmek istememem yatıyor. Başka türlüsü de olabilir diye düşündüğümüzden bu da. Belki de sırf bu yönüyle bile çok şey söylüyor okuyucuya kitap. Olması/konuşulması/söylenmesi gereken bu kadar yakınken neden onca uzağa atarlar uygun kelimeleri büyükler işte temel soru sadece bu olmalı. Müdahil olma isteğim bu durumların sıkça gerçek hayatta da yaşanması ve pek çok toplumda aşılamamış olmasının bu kitapla önümüze bir kez daha sunulması belki de.
Pazar günleri sadece annesi ve kardeşini gören Tina için ayrılık zamanı hep yeni bir travma oluyor. Bilmemekten ve bilmesi engellendiği için de yoğunluğu artıyor her defasında. Tina’nın annesi daha küçük bir çocukken kendi annesi tarafından terk edilmiş. Annesinin kendisini terk etmesini atlatamayan kadın da Tina’ya bunu hüzünlü bir şekilde anlatıyor. Kısacası büyükler kendi travmalarını atamadan bazen onu kendi çocuklarına yaşatabiliyor. Tina’nın annesini düşünürken en çok da o yaktı içimi. Büyüklerin gel gitlerinde, kendileriyle ilgili çözemedikleri sorunlarda maalesef kendileri kadar çocukları da etkileniyor yaşananlardan. İşte tam da bu yüzden anne baba olmadan önce kişilerin kendileriyle ilgili sorunlarla yüzleşmeleri ve gerçekten ebeveyn olmayı isteyerek bu zorlu sürece girmeleri gerekiyor. Çünkü basit bir şey değil çocuk büyütmek. O başlı başına bir uğraş isterken kendisiyle sorunlarında gömülü insanların omuzlarına eklenen ayrıca bir yük oluyor. Bu da omuzları ezilirken yükünü taşıyamayan ve sağa sola sendeleyen kişiler olarak topluma düşüyor.
Dünyaya gelen ve down sendromlu bir çocuğu hayal edin mesela. Bugün (23 Mart 2017) internette bir video izledim. Öyle güzel ve sıcak geldi ki anlatmaya kelimeler az kalır. Küçük bir erkek çocuğu down sendromlu olan kardeşini sahipleniyor ve insanların ona karşı olumsuz davranışlarını sonlandırmalarını istiyor. Şimdi o videodan sonra bu kitaptaki hastalık tanımına hapsedilmiş down sendromunda yaşayan çocuğa bakınca doğru kendisini zaten gösteriyor. Toplumun kendi gibi olanların dışında olanlarla yaşamayı öğrenmesi gerekiyor. Tek cümle ile “normal” kabul edilenin dışında tutulanların da yaşama hakkını eşit şekilde kullanmaları için adım atılması gereğini söylüyor bu kitap aslında. Dezavantajlı diyebilirsiniz, engelli diyebilirsiniz veya down sendromlu diyebilirsiniz. Adı ne olursa olsun mesele sizin gibi olmayana da yaşam hakkı üzerinden davranma zorunluluğu.
2012 yılında Hans Christian Andersen ödülünü alan kitap en çok da adıyla hepimizi yakalıyor aslında. “Pazarları Beni Çok Öp Anne” derken bir çocuğun annesine özlemi sızıyor her harfin yanyana dizilişinde. Bir de Tina’nın arkadaşı ile geçen zamanlarına değinmek istiyorum. Orda içime en çok dokunan ve belki pek çoğumuzun tanık olduğu bir duyguyu aktarmak istiyorum. Tina arkadaşıyla ve onun annesiyle çok güzel vakit geçirdiği zamanlarda bile aniden bir hüznün kendisini yakaladığından bahsediyor. Dışardan bakıldığında bir anne ve iki kız çocuğu gibi görünmelerine rağmen bu ilişki ağında aslında dışarda olduğunu biliyor Tina. Dolayısıyla ansızın ve en mutlu olduğu zamanlarda bu beliriyor ruhunda. Sizlere de hiç benzer duygular eşlik etmedi mi? Mutlaka etmiştir. Kendinizi kaptırdığınız bir durum veya olayın aslında size ait olmadığını hissettiğinizde yaşadığınız o farkında olma hali belki de bu. Tina’nın bunu yaşaması çocuk olması ve onun güzel dünyasının hüzne yakışmaması özelinde daha çok etkiliyor biz okuyucuyu.
Kitap oldukça önemli ve güzel noktalara değiniyor. Bence temelde çocukların her şeyi anlayabileceğini kabul etmek gerekiyor. Yeter ki onlara uygun simge ve sözcükleri bulalım. Onların algıları büyüklerden çok daha açık ve duru. Durumu karmaşıklaştıran bence sadece büyükler. Onların sessizlikleri bazen, bazen de fazla sözcük ve dolaylı anlatımlarla konudan uzaklaşmaları. Bir çocuk nasıl korkuyu büyüklerinden öğreniyorsa olaylar karşısındaki tepkilerini aslında büyük ölçüde büyüklerinden öğreniyor. Dolayısıyla mesela bu kitapta anne baba ayrılık kararını içselleştirip, bu konuda ortak hareket edebilseydi Tina bunca acı çekmeyebilirdi. Bir başka noktada down sendromu ile ilgili doğru ve geçerli yanıtlar verip bunun bir hastalık olmadığını kabul etselerdi Tina için zaten varolmayan sorun da ortadan kalkacaktı.
Kitabın final bölümünde de gördüğümüz gibi aslında yol gösteren çoğu zaman çocukların sade ve açık algıları oluyor. Onlar sayesinde taşlar yerine oturuyor. Çünkü çocuk merak eder, sorar, anlamaya çalışırken bakışı ve duruşu nettir. Bazen de yaraları sarmada en etkili ilaçtır çocuklar. Yeter ki büyükler yara açmasın onların ruhlarında. Onlara gereken zaman, sabır ve emeği versinler ya da sadece serbest bıraksınlar çünkü çocuklar zaten iyileştiriciliklerini kullanırlar. Sevgi sunarlar. Sevgilerini gösterirler, küslüklerini ve kızgınlıklarını gösterdikleri gibi. Duyguları kadar, hayatları da nettir aslında ve güzeldir onların dünyası. Tina özelinde tüm çocukların ve kardeşi özelinde tüm down sendromluların da sadece sevgi ile büyüyecekleri bir dünya isteği, özlemi, düşü ile


Metnin Yayınlandığı Gazete:


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder